Prof. Dr. Harun GÜMRÜKÇÜ İnsan uzayı keşfediyor, ancak 21. yüzyılda hâlâ ırk nefretinden kurtulabilmiş değil. (Disarstar 2013 – Neue Welt)
Kolonyal Sergiler ve İnsan Hayvanat Bahçeleri
“Hayvanları dost edinerek kontrol etmek gerek.” Bu söz, 19. yüzyıl Almanya’sının ünlü hayvan tüccarı Hamburglu Carl Hagenbeck’e ait. Ancak onun “kontrolü” sadece hayvanlarla sınırlı değildi. Hagenbeck ve onun gibi benzeri düşünceyi paylaşanlar, insanları da “sergilenebilecek egzotik varlıklar” olarak görüyordu. Avrupalı beyaz bakışın şekillendirdiği bu zihniyet, kolonileştirilen halkları birer “gösteri nesnesine” dönüştürmekten çekinmedi. 1870’lerden II. Dünya Savaşı’na kadar Avrupa’nın büyük kentlerinde binlerce siyah, Asyalı, Iniut-Moğal-Türk kökenli Grönlandlılar, Avustralya’nın yerli halkı olan Aborijin ya da Orta Asya’dan Finlandiya’ya milattan önce göç etmiş olan Samiler hayvanat bahçelerinde ve panayırlarda sergilendi. Tıpkı kafes arkasındaki aslanlar gibi.
Völkerschau: Irkçılığın Sahne Almış Hâli
Almanya’da 1871 sonrası kurulan imparatorluk, sadece siyasi değil, kültürel hegemonyanın da peşindeydi. “Völkerschau” adı verilen etnolojik sergilerde yerli halklar —çoğu zaman zorla— Avrupa’ya taşınıyor, geleneksel kıyafetleri ve günlük yaşantılarıyla teşhir ediliyordu. Posterlerde “ilkel”, “vahşi” ve “egzotik” etiketleriyle tanıtılan bu insanlar, beyaz Avrupalıya üstünlüğünü hatırlatan sahne malzemelerine dönüşüyordu. Gerçekteyse bu bir aşağılamaydı. “İnsan mı bunlar?” diye soran Hagenbeck, Norveç’ten aldığı geyiklerin yanına Laponyalıları “hediye” olarak verildiğini çoşkulu bir dille anlatabiliyordu.
Sömürgecilik Sadece Toprakla Değil, İnsanla da İlgiliydi
Kristof Kolomb’un Amerika’dan beraberinde getirdiği yerlileri İspanya saraylarında sergilemesiyle başlayan bu süreç, modern ırkçılığın da temellerini oluşturdu. Renkleri, burun yapıları, saç biçimleri… Her ayrıntı, “öteki”ni yaratmak için kullanıldı. Bu “sergiler” Avrupa toplumuna yalnızca yeni coğrafyaları değil, yeni önyargıları da tanıttı. Fuarlar, hayvanat bahçeleri, şehir merkezlerinde düzenlenen geçit törenleri; hepsi beyaz adamın üstünlüğünü pekiştirmek için sahnelendi.
İlgi Zayıfladı, Ama Etkisi Kalıcı Oldu
Völkerschau’lar, I. Dünya Savaşı sonrası düşüşe geçse de izleri silinmedi. Televizyon ve radyonun gelişmesiyle egzotik olan “evin içine” girdi; ama önyargılar daha da derinleşti. 1950’de UNESCO “ırk” kavramını bilim dışı ilan etti, 1990’larda Avrupa Parlamentosu aynı görüşe katıldı. Ancak bu sembolik adımlar, ırkçılığın toplumların genetik hafızasına işlenmesini engelleyemedi.
Sonuç Yerine: Seyirci Değil, Tanık Olmak
Bugün Grönland’daki Inuit’lerden Afrika’daki yerli kabilelere, dünyanın dört bir yanında hâlâ süren ayrımcılık, bize bu sergilerin birer nostalji değil, devam eden bir sistemin parçası olduğunu gösteriyor. Modern dünyanın görünmeyen kafeslerinde hâlâ teşhir edilen, aşağılanan, ötekileştirilen insanlara dair sessizlik, bu tarihsel suç ortaklığının da sürmesini sağlıyor. Artık sahneyi değil, gerçeği görme zamanı.